25 Temmuz 2012 Çarşamba

Uyu güzel çocuk

Uyu güzel çocuk, uyu.
gülerek uyan yeni güne
Güneş sarı saçlarında parlar
gözlerin geceye ışık saçar
Geleceği bilmez henüz dilin
senin için en uzun zaman " uyuyup uyanmak " kadar
Anne güvenine tutunup yürürsün bu güvensiz dünyada
Mavi rüyalarda elinde bir parça çikolata
yastığında dağınık saçların
kime gülümser o güzel yüzün?
Sen tertemizsin, öyle kalmak olsun bütün derdin
her ne kadar kalamayacaksan da
Beyaz elbisen gibi,
küçük dünyan
ve hayallerin, ellerin, dillerin
kalbin de kirlenecek
haydi şimdi uyu
En güzel anlarında...

(M.Özdaş)

17 Haziran 2012 Pazar

Saklanmış mektuplar

Saklanmış mektuplar

Saklanmış mektuplar
Yazar: Gülbahar Ünlü
Yayınevi: Mola Kitap
248 sayfa

Kitaplar yalnız anlarımızda yanımızda olandır, yolculuklarımızda arkadaştır… Yaptığım son uzun tren yolculuğuna çıkarken birkaç sayfasını okumaya başladığım kitabımı da almıştım yanıma. Yol boyunca kah okudum, kah başımı kaldırıp gecenin karanlığında uzaklara daldı gözlerim, düşündüm, o anlara gitmeye çalıştım. Adı: “Saklanmış Mektuplar”.idi.

Kitabın bir bölümünde yazarın bir başka yerde okuyup aktarmış olduğu bir şiirin şu kısmı benim son zamanlarda hissettiklerime çok uyuyordu. Fransız şair Sully Prudhomme ( sf.110 ) şöyle diyordu:

“ Seven elde çok defa, sevdiğini okşarken, Farkında olmayarak, kalbinde yara açar. Kalp sessizce kırılır, hiç mi hiç sezdirmeden Sevgisinin çiçeği kısa zamanda solar “…

Mektupların değerini belli bir dönemde yaşayanlar, yazanlar, okuyanlar, bekleyenler bilirler. Şimdi mektupların yerini emailler aldı. Bir zarfa dokunmak, kâğıdın ucunu yırtarak açmak, heyecanla içinde ne yazdığını görmeyi, okumayı beklemek nedir anlatmak zordur bunu yaşamayanlara. Askerde postacının yolu gözlenirdi. Bazen içinden bir tutam saç çıkardı, sevgilinin saçı veya yeni doğan ve henüz babasını görememiş bir bebeğin saçı… bazen de bir kağıda el izi çizilip gönderilirdi. Kapıyı çalan kişinin postacı olduğu anlaşılınca heyecanla açılırdı… Köylerde okuma yazma bilmeyenlerin gelen mektupları sayısı az olan okuma bilenlerden birine okutması önemli bir olaydı. Mektupların sonunda genellikle şu yazardı: “kestane kebap, acele cevap”

Erkek kardeşimin askerde olduğu dönemde nasıl da heyecanla mektup beklediğini bilirim. Sürekli mektuplaşırdık. Bana gelen zarfların üzerinde gönderici olarak bazen Cüneyt Arkın, bazen de Ferdi Tayfur yazardı espri katabilmek için. Hâlâ o “ görülmüştür” damgalı asker mektuplarını saklarım. Birinin arasında bana Muş’tan yolladığı keditırnağı çiçeği tohumlarının bir kısmı durur, bir kısmını da saksıya ekip renk renk açan çiçeklerini izlemişimdir.

Bir süre önce gördüğüm Kitap Tırında hangi kitaplar var, neler alabilirim diye dolanırken bu kitabı gördüm:”Saklanmış mektuplar”. Bir kitabı almadan önce arka kapakta ne yazdığını okumak alışkanlığımdır. Almaya ve okumaya değer olduğunu hissedip almıştım bu kitabı. Arka kapakta yazılanlar kitabın içinden alıntı bir kısımdı ve yazara ait düşüncelerdi:

“Uçak ile, tren ile gönderilen, taahhütlü, iadeli, normal mektuplardı, vize ve gümrük problemiyle karşılaşmadan ülkelerarası dolaşıp, insanların yaşadığını, neler yaptığını bildiren…
Hayatlarımızda sıradan bir olaydı mektup yazmak…
Mektuba yüreğinin içindekileri yazıp göndermek ise, sıra dışılıktı…
Küsmekti, barışmaktı, kavuşmaktı, gözyaşıydı; evlere, şehirlere, kışlarla,
hapishanelere izinsiz girip çıkan mektupların adı. Şifreli sözlerle kötü durumlarda olduğun, ünlem işaretleriyle kızgınlığın, üç nokta vurgusuyla küskünlüğün ve belirsizlik simgelenirdi. “ Mektubunu alınca çok sevindim.” Cümlesiyle de, barış çubukları yakılırdı. O mektuplardan bize, - Unutulmayı hatırlatan belgeler olarak- çekmecelerde kurdelelerle bağlı anılar kaldı.

Bir köpekbalığı gibi yalnız gezip, yalnız avlandığım tarçın kırmızısı gençliğimde yazdığım bu mektupları, gül sarısı olgunluğunu yaşadığım bir zamanda gülümseyerek okudum. O, hiç geri dönülemeyecek geçmişten kalan bu mektupları, sevdiğiniz bahar bulutları gibi size sunuyorum. Sevgili okuyucularım, siz de bu mektupları, ister bir anarşist sıra dışılığıyla, ister bir matadora kafa tutan boğa kızgınlığıyla, ister dünya ile hesabı kapatmış bir Budist dinginliğiyle, isterse aşk vurgunu yemiş bir aşığın ruhunda dolaşan bir hayalet gibi okuyabilirsiniz… “
diyor kitabın yazarı ve sakladığı mektupların sahibi.

Yazarın yaşadığı dönemlere ait sosyal ve siyasi gelişmeler, değişmeleri, hayatın akışını, yazarın ruhsal çalkantılarını içeren mektupları ilgiyle okumaya devam edeceksiniz bu kitapta. Zaman zaman ruhunun derinliklerine gizlenenlere, çalkantılara tanık olacaksınız. Bu yönü ile ben okurken yazarda anlatım ve iç dünyasının yansıması bakımından Tezer Özlü’ye benzer izler gördüm. Onun kadar derin psikolojik girdaplarda kaybolmasa da asi bir ruhun izlerini hemen hemen her satırda fark ettim.

Tavsiye edebileceğim ve sıkılmadan okuyabileceğiniz bir kitap bu. Belki okurken mektuplar size yazılmış gibi hissedeceksiniz. Sitemlerine, sevinçlerine, gelecek kaygısına, aile bağlarına daha doğrusu kuramadığı onu kıskıvrak engelleyen bağlarına, çıkmaya çalıştığı bağlara, isyanlarına tanık olacaksınız yazarın…

Keyifli okumalar dilerim.
Müşerref Özdaş

Yazarın biyografisi:
Gülbahar Ünlü, 1963 yılında, Burdur'un Yuvalak Köyü'nde dünyaya geldi. Çiftçi bir ailenin kız çocuğu olmak, onun sanatsal yeteneklerine hiç kapı açmadığı gibi, sürekli engellendi. Dayatılan engeller yüzünden, çocukluk aşkı tiyatroyu unutarak, yazarlıkta karar kıldı. 1992 yılından beri kitapları yayınlanmaktadır.
Yirmi yıl, Antalya'da, Londra'da, Bristol'da ve İstanbul'da dolaşarak, yaşamsal bilgi dopingi yaptı. Şimdi de, Tibet Budizmi'yle, karmaşık insan ilişkilerinin beyninde yarattığı olumsuzlukları temizleyerek, sessiz, sakin bir yaşam seçmiştir. 2005 yılından beri Tefenni İlçesi'nde yaşamakta, ve kitap üretimini burada sürdürmektedir.
Onu güldüren tek dostu, 10 Mart 2009 yılında, güneş doğarken tanıştığı, ve her sabah birlikte yürüyüş yaptığı, - Kangal cinsi- 'Asi' ismini koyduğu dişi bir sokak köpeğidir. Asi'nin yazarın dostluğunu hak etme nedeni de, onu olumsuz şaşırtacak hiçbir davranışta bulunmamış olmasıdır.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Kaç yaşında olduğunu bilmeseydin kaç yaşında olurdun?



Sizleri düşünmeye itecek, hayattaki mevcut yerinizi ve aslında olmak istediğiniz yeri sorgulatabilecek, üzerinde düşünülecek 50 soru var aşağıda.
“Hayatın anlamı nedir?” sorusu gibi klişe olmasalar da, aslında bize hayatın anlamını sorgulatan, yaşamla ilgili cevapları bulduran sorular bunlar. Hepsini kendinize göre dürüstçe cevaplayın, hatta dilerseniz bizimle paylaşın, çekinmeyin! Bu soruların cevapları ne olursa olsun doğru ya da yanlış değil.
Çünkü bazen doğru soruyu sormak cevabın kendisidir…
Kendimce cevaplandırmak istedim bu soruları ve sizlerle paylaşıyorum. İç sesimi klavye aracılığı ile buraya aktardım.Dilerseniz sizler de kendi iç sesinizi paylaşın benimle.
Evet, bazen doğru soruyu sormak cevabın kendisidir…Ben de yaşamı sorgulayıp cevaplar verdim kendime.
  1. Kaç yaşında olduğunu bilmeseydin kaç yaşında olurdun?
Beş yaşında bir çocuk olurdum sanırım. Yüzünde o tarifi imkansız masum ifade ile meraklı bakışlar ve tatlı gülüşüyle, yaramazlık da yapsa kimsenin kızmaya kıyamadığı 5 yaşında bir çocuk.

  1. Başaramamak mı daha zor yoksa hiç denememek mi?Denememek daha zor.
Her deneme sonucunda tam olarak başaramasan da gücünün sınırını, eksiğini, sabrını öğrenir insan.Belki biraz moladan sonra daha sakin ve kararlı biçimde yeniden başlar.

  1. Madem hayat çok kısa, öyleyse neden hoşlanmadığımız bir çok şey yapıyoruz ve neden hoşlandığımız pek çok şeyi yapmıyoruz?
Doğuşumuzdan itibaren hep bir başkasının denetimindeyiz. Artık büyüdün, haydi işte önünde uzanıp gidiyor madde madde hayat dediklerinde birkaç maddeden sonra tıkanıp kalırız. Başkalarını mutlu etmemiz, akıllı uslu, terbiyeli olmamız vb. öğretilegelmiştir her birimize. hoşlanmasak da bizden bekleneni yapmalıyızdır öğretilere göre. Yapmadığımızda bize verilen sevginin, desteğin çekileceğini denemiş görmüşüzdür. Bu yüzdendir ki pek azımız “ hayır” diyebilecek gücü kazanmışızdır zaman içinde.
  1. Herşey söylenip yapıldığında, yaptığından daha çok söylemiş mi olacaksın?
Hayır, aslolan sonuçtur. Söylenen  yada öngörülen pek çok şeyden çok daha farklıdır yaptıklarınızın sonucu.

  1. Dünyada en çok değiştirmek istediğin şey nedir?Eşitsizlikler... 
          1. Yaşamı zorlaştıran her şey...

  1. Eğer para yerine mutlulukla geçiniyor olsaydık, nasıl bir iş seni en zengin insan yapardı?
        1. Bulunduğum ortama huzur ve aydınlık verdiğim söylenir. Morali bozuk bir insana söylediğim tek bir söz çoğu kez onun gülümsemesine, az da olsa dağılmasına neden oluyor. Ben bir psikoterapist olabilirdim. Veya bir çocukla birlikte oynayıp onunla birlikte şen kahkahalar atabilirdim.Karşılaştığınız bir insana içten bir gülümseme ile selam vermek o kişinin belki de gününün tek iyi şeyidir. İnsanlara yalnız olmadıklarını ve onu anlayan biri olduğumu gösterecek bir işle onları mutlu edip “ en zengin “ değil belki ama yine de “zengin” olabilirdim.
  1. İnandığın işi mi yapıyorsun, yoksa yaptığın işe razı mı oluyorsun?
Yaptığım işi seçmeden önce farklı isteklerim vardı ama işimi yapmaya başladıktan sonra bu işi severek yapıyor olduğumu da gördüm.Birçok kişi içinde bulunduğumuz yıllarda KPSS sınavlarına bağlamıştır umutlarını. Üniversiteui bitirmişsindir, belki de bunu yapman  kolay olmamıştır, sonuçta yine seni bir sınav bekemektedir.Bu  yaşamak zorunda olduğumuz bir kaos ve çelişkidir.
  1. Ortalama insan ömrü 40 yıl olsaydı, hayatta neleri farklı yaşardın?Bunu cevaplamak çok güç. Şu ana dek yaşadıklarımızın hangisi tamamen bizim elimizdeydi. Yaşam tesadüf gibi görünen bizim önceden hazırlanmış planlarımızsa eğer? Bu durumda kim ne diyebilir ki? Kaç yıl yaşadığın değil yaşamının hangi çağında ne yaşadığın daha önemlidir bence. Bir kısa ana sığabilen öyle bir duygu yaşarsın ki etkisinden bir ömür kurtulamazsın.
  1. Hayatının çizdiği yolu gerçek anlamda ne dereceye kadar kontrol edebildin?Edemedim ki... bu kadar kısa ve net bir cevap...
  1. İşleri doğru yapmak mı senin için daha önemli, yoksa doğru işleri yapmak mı?Doğru işleri doğru yapmak en güzeli...
  1. Saygı duyduğun ve özendiğin 3 kişi ile öğle yemeği yiyorsun. Hepsi birden, sizin yakın bir arkadaşınız olduğunu bilmeden, o arkadaşınızı eleştirmeye başlıyor. Bu eleştiri tatsız ve haksız. Ne yaparsın?
Hepsi birden eleştiride bulunuyorsa belki de tanıyor zannettiğim o kişinin tanımadığım başka yönleri de olabileceğini düşünerek önce dinlerim. “Haksız” mı değil mi bunu tam olarak anlamak asla mümkün değildir bence. Madalyonun iki yüzü olduğu gibi insnaların da iki hatta daha fazla yüzü de olabileceğini bilecek yaştayım. Dinlerim ama böyle bir eleştiri ya da sohbete müdahil olmam ama arada bazı ufak sorularla aklımdan geçen sorulara cevap bulmaya yapbozun parçalarını yerine oturtmaya çalışırım. Yakın arkadaş her zaman tam olarak her şeyini bildiğimiz arkadaşımız olmayabilir ne yazık ki.
  1. Yeni doğan bir çocuğa sadece tek bir tavsiyede bulunabilecek olsaydın bu ne olurdu?Hayat hiç de kolay değil, asla seni hiçbir şey şaşırtmasın, her şey yaşanılabiliyor çocuğum.
  1. Sevdiğin birisini kurtarmak için kanunları çiğner miydin?
Evet ama öncesinde mutlaka daha farklı yolları da denerdim. Çok büyük, göz ardı edilemeyecek bir durum ise yaşanan hayır çiğnemezdim.
  1. Hiç daha önce çılgınlık gördüğün yerde, daha sonra yaratıcılık ile karşılaştın mı?
Hayır ama bunun çok mümkün olabileceğini biliyorum. Çılgınlık denilen şey size göre olmayan şeylerin toplamıdır belki de yapmak isteyip de yapamadıklarınız da  bu çılgınlığın içine dahildir.
  1. Çoğu insandan farklı yaptığını bildiğin birşey nedir?
Kişilere yaklaşım. Zoru kolay etme, aynı işi daha kolay ve kısa zamanda yapma.
  1. Nasıl olur da seni mutlu eden şeyler herkesi mutlu etmez?
Hayattan beklediklerimiz, istediklerimiz aynı bile olsaydı aynı şey her birimizi mutlu etmezdi yine de.Ağrı algılama eşiğinin herkeste farklı olması gibi bir şey bu ya da beklediğimiz her neyse o gelinceye kadar içimizde, hayatımızda o şeyin ya da kişinin eksikliğinin oluşturduğu boşluk her birimizde farklı olduğundan beni mutlu eden şey bir başkasını mutlu etmeyebilir. Mutluluk bazen anlaşıldığınızı bilmek, hissetmektir. Bazen  içten bir dokunuş veya gülümsemedir. İlkokul çağlarında atılır bunun temelleri. Bir sınavdan 9 almışsındır, etrafındakilerin  senden 10 beklemeleri ve neden alamadığını sormaları ile başlar yetersizlik duygusu. Bir folklör müsabakasında kazanamayan takımın üyelerinden bazılarının oturup hüngür hüngür ağlaması da böyledir. Daha.. daha... daha fazlası. Elimizde o an her ne varsa onunla mutlu olmaya belki fırsat bile bırakılmamıştır. Hayatımızdaki kıyaslamalar, kısıtlamalar sonucunda sahip olduklarımızla mutlu olamamaya başlamışızdır artık.
  1. Gerçekten yapmak isteyip de yapmadığın o şey nedir? Seni ne / kim tutuyor?
..... Bu cevap bende saklı kalacak. Şu kadarını söyleyebilirim sadece, beni bazen içinde bulunduğım aile ve şartlar bazen de içgüdülerim tutuyor, engel oluyordu.Tam her şey olabilir dediğim anlarda bile içimdeki cevaplayamadığım sorular yavaşlatıyordu.Ya ben haklıysam! işte bu...
  1. Bırakman gereken birşeye hala sarılıyor musun?
Evet... peki neden? o boşluğun yerine ne koyacağımı bilememek belki ya da tam olarak dolamayacağını bilmek, hissetmek...
  1. Şu an yaşadığın şehir veya ülke harici başka bir ülkeye taşınman gerekseydi bu neresi olurdu ve neden?
Çok soğuk bir ülke olmazdı sanırım. İnsana daha çok değer verilen bir ülke olurdu. İsviçre olabilirdi... Kendi yaşadığım şehrin dışında ama kendi ülkemde bir şehir deseydim, İstanbul olurdu bu şehir. Rüya gibi bir şehir olduğu ama bundan daha da önemlisi, içinde  benim için çarpan bir  kalp olduğu için gitmeliydim...
  1. Asansörün düğmesine birden fazla kez basıyor musun? Bunun gerçekten asansörün daha hızlı hareket etmesini sağladığına inanıyor musun?
Hayır. Düzgün bir şekilde o düğmeye basıyorsan zaten harekete geçilecektir. Komutu bir kez vermek yeter, nereye gideceği planlanmıştır. sen başlatıcısındır.
  1. Endişeli bir dahi olmayı mı yoksa mutlu bir cahil olmayı mı tercih ederdin?
Delilik ve dahiliğin çok ince bir sınırı olduğu bilinmektedir. Endişe hayattan çalmak demektir, işte bu yüzden mutlu bir cahil olmak tercihim olurdu. Bunu çok kez düşünmüşümdür.
  1. Sen neden sensin?
Doğumumdan itibaren yaşadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, başarılarımı, başarısızlıklarımı, umutlarımı, hayallerimi ve daha pek çok şeyi doğru ve tam olarak sadece ben kaydettiğim ve her an bende oldukları için ben benim. Genetiğim ve aklım beni ben yaptığı için ben benim.
  1. Arkadaşın olmasını istediğin birisi gibi bir arkadaş oldun mu?
Evet... ayrıntıya gerek yok bu konuda...
  1. İyi bir arkadaşının uzağa taşınması mı yoksa hemen dibinde oturan arkadaşınla bağlantının kesilmesi mi daha kötü?
İkincisi daha kötü. Bir süre önceye kadar neler paylaştığını, nelere birlikte duygulanıp nelere güldüğünü, ne konularda benzeri hayaller kurduğunu yakınındaki kişiye her rastladığında yeniden hatırlarsın ve bu can yakıcı, can sıkıcıdır.
  1. En çok ne için minnettarsın?
Kime minnettarlık? Tanrı’ya mı, bir kişiye mi? Tanrı’ma minnettarım, bana sahip olduğum aklı ve sağlığı bahşettiği için,  ama bir o kadar da kırgınım hâlâ eksiklerle dolu olduğum, hâlâ beklediklerim gerçekleşmediği için. Bir kişiye minnettarsan eğer sürdürülebilir ve güvenilir dostluklar kurup beni olduğum gibi kabul ettikleri için.
  1. Tüm eski anılarını kaybetmeyi mi, yoksa hiç yeni anı oluşturamamayı mı tercih ederdin?
Eski de olsa düşündüğümüzde bizi gülümsetiyor içimizi ısıtıyorsa, gözümüz nemleniyorsa insan olmanın tüm halleriyle hallenmişiz demektir. İşte bu yüzdendir ki içlerinde acı veren hatıralar da olsa eski anıları kaybetmeyi istemezdim.Yeni, başka anılar oluşmasa da yaşadığım kadarı bana yeterdi.Oldukları yerde kalmaları  tercihimdir.
  1. Önce sorgulamadan, gerçeği bilmen mümkün mü?
Hayır. Sorgulamasan da iyi bir gözlem ile elde ettiğin ip uçları ile belli bir gerçeğe hemen olmasa da ulaşırsın. Bazen o gerçek en beklemediğin zamanda kendini gösterir. Bazen de bu gerçeği keşke istemeseydim, bilmeseydim, öğrenmeseydim dersin.
  1. En büyük korkun gerçekleşti mi?
Hayır...umarım gerçekleştiğini de görmem, yaşamam.
  1. 5 yıl önce gerçekten çok üzüldüğün o zamanı hatırlıyor musun? Şu an hala önemli mi?
5 yıl değilse de daha öncelere ait üzüldüğüm anlar olmuştur ve hatırlarım.Evet, şu an hala önemli.Yaşamamış olmayı istediğim bir yaşanmışlıktı.
  1. Çocukluğundaki en mutlu anı hangisidir? Onu bu kadar özel kılan nedir?
En mutlu...” ! çok iddialı bir söz... Yok öyle bir an ya da belki de öylesine kısa idi ki hafızamda bir yer edinememiş.
  1. Yakın geçmişinde, ne zaman kendini en tutkulu ve canlı hissettin?
2011 sonları ve 2012 ilk ayı...
  1. Şimdi değilse, ne zaman?
Şimdi değilse belki de olmaması daha iyi olduğu ya da daha iyi bir olasılığın yaşanacağı yakın olduğu için şimdi değildir. Ne zaman ya da ne kadar yakın olduğu bizlerin bilgisi, tahmini dahilinde değil bana göre.
  1. Henüz elde edemediysen, kaybedecek neyin var?
Umutları ve hayalleri kaybetmek tahminlerden daha çok şeydir.Sayılamaz ama etkisi büyüktür.
  1. Hiçbirşey söylememene rağmen, ayrıldığında hayatının en güzel sohbetini yaptığını düşündüğün birisiyle hiç beraber oldun mu?
Bunun cevabı da bende saklı kalsın...
  1. Sevgiyi destekleyen dinler, neden bu kadar savaşa sebep oluyor?
Dinler tam olarak anlaşılamadığı, anlatılamadığı, anlaşılmasının engellendiği için. Kişisel hırslar gözleri kararttığı ve ilkel benlik üstün geldiği için.
  1. Hiç süphe olmadan neyin iyi ve ne neyin kötü olduğunu bilebilmek mümkün müdür?
Değildir. İyilik ve kötülük kavramları görecelidir. Şüphe koruyucudur, olmalıdır bir dereceye kadar ve belki ilk anlarda.
  1. 1 milyon dolar kazansan, işinden istifa eder miydin?
Hem de hemen... :)
  1. Yapılacak daha az işin olmasını mı, yoksa yapmaktan gerçekten keyif aldığın daha çok işin olmasını mı isterdin?
Daha çok, daha keyifli, daha mutlu, huzurlu ve dolu dolu..
  1. Bugünü daha önce yüzlerce kez yaşamış gibi hissediyor musun?
Hayır ama dejavu hissine kapıldığım yerler ve olaylar, kişiler olmuştur.
  1. En son ne zaman sadece kuvvetle inandığın bir fikrin yumuşak ışıltısıyla karanlığa daldın?
6 ay önce...  dalış o dalış.... Aydınlanmış karanlık bazen loşluğa bıraksa da yerini...  Gözlerimi kapattığımda yeniden karanlıklar içinde bulsam da kendimi el yordamıyla da ilerlemeyi isteyeceğim bir yol bu.
  1. Yarın tanıdığın herkesin öleceğini bilseydin, bugün kimi ziyaret ederdin?
Belki yine böyle bir bilgiye ulaşan biri beni görmeye gelirdi. Direk yüzünü görmesem de son kez sesini duymayı istediğim kişiler var tabi ki.
  1. İnanılmaz derecede çekici ya da ünlü olmak için yaşam beklentini 10 yıl kısaltmaya razı olur muydun?
Hayır, ben her zaman ben olarak kalmak isterim. Kendimi seviyorum.
  1. Hayatta olmak ile gerçekten yaşamanın arasındaki fark nedir?
Hayatta olup her şeyi de olup sağlığı eksik, yaşamdan yediğinden içtiğinden keyif alamayanlar, bir yoğun bakım odasında bipleyen aletlere bağlı olmak da yaşamak, hayatta olmaktır.Dolu dolu yaşamak sevmekle başlar. Yarınları umutla sevgiyle, sabırsızlıkla beklediğinizde hatta bazen heyecandan uykularınız kaçtığında yaşamın keyfişne varmış olursunuz. Yeni doğmuş bir bebeğin ince narin tenine dokunup akıp giden ve gelecek vaad eden hayatın farkına varırsınız birden. Bir telefon beklersiniz sabırsızca ve duydugunuz sesle tazelenirsiniz, işte yaşamak budur.
  1. Risk ve ödülleri hesaplamayı bırakıp, direkt gibidip doğru bildiğini yapmanın zamanı ne zamandır?
Artık kaybedecek neyim kaldı, ne kadar zamanım kaldı diye sormaya başladığınızda bunun zamanı gelmiştir.
  1. Madem hatalarımızdan ders alıyoruz, öyleyse neden hata yapmaktan korkuyoruz, çekiniyoruz?
Hatalardan ders almak hayal kırıklığına uğramışız demektir. Mutlu eden bir olay veya sonuç değildir.İşte bu yüzden hata yapmaktan korkuyoruz.
  1. Kimsenin seni yargılamayacağını bilseydin neyi farklı yapardın?
Tek başına beni yargılamamak değil, yanımdaki kişiyi de yargılamamaları gerekir ki, ve o kişi de böyle hissetmeli ki haydi ver elini bu dünyanın anasını satalım diyebilelim.
  1. Kendi nefes alış veriş sesinin farkına en son ne zaman vardın?
Her yattığımda kendi nefesimi gecenin derin sessizliği ve karanlığı içinde fark ederim ancak dün son balkona çıkıp kuş cıvıltılarını, bir süre sonra da hava bulutlandığında yağmur kuşlarının yoğunlaşan seslerini, yakınlardan gelen bir horozun sesini, kedilerin miyavlamalarını yani tabiatın bana seslenmesini işittim. Güzeldi, çok güzeldi.
  1. Neyi seversin? Yakın zamandaki hareketlerinden herhangi birisi açıkça bu sevgiyi ifade etti mi? Bu soruyu bir şarkı sözü ile cevaplayacağım.
Seni sevmek sevmelerden birisi
Ben seni de gülleri de severim
Belki farklı olur gönül ağrısı
Ben seni de kuşları da severim
Seni sevmek sevmelerden bir bütün
İnsan sevmek, doğa sevmek, yar sevmek
Belki acılardır çoğu gördüğüm
Ben çoğalan sevgileri severim
Belki farklı olur gönül ağrısı
Ben seni de kuşları da severim

  1. Dün ne yaptığını bugünden 5 yıl sonra hatırlayacak mısın? Peki ya ondan önceki gün, ya da ondan önceki?
Büyük ihtimalle çok önemli bir yer işgal etmeyeceği için hafızada hatırlanmayacaktır. Gün biter gülüşün kalır bende... bir şarkının dediği gibi...
  1. Şu an bazı kararlar veriliyor. Soru şu: Bu kararları kendin için mi veriyorsun yoksa başkalarının senin için karar vermesine izin mi veriyorsun?
Başkalarının benim yerime karar vermesine hiç izin vermedim, bundan sonra da vermem ancak vermem gereken kararlarda hayatımdaki başka insanların duyguları, onları üzmek istememek gibi etkenler etkili olmuştur. Yine de mantığıma uygun düşen son kararlar hep bana aittir.

Nasıl? Hayatın anlamını çözmeye daha da yaklaştınız mı? Yoksa hayatın anlamı sorusunun cevabını da buldunuz mu?.

En azından bu sorular sizin kendinizi sorgulamanıza, yarın birşeyi farklı, sizin için daha olumlu yapmaya yol açtı mı? Umarım öyle olmuştur…


Son sözüm: Hayatın anlamı sizin anladıklarınız ,kabul ettikleriniz kadardır


Müşerref ÖZDAŞ

28 Nisan 2012 Cumartesi

Kim daha üstün?

Elektromanyetik tayfın ancak % 1'ini görebildiğimizi ( görünen ışık) biliyor muydunuz? Hâlâ doğadan daha üstün olduğumuzu söyleyebilir miyiz; bir böcekten, bir arıdan, yılandan ya da baykuştan? Evreni sadece kısıtlı duyularımızla tanımlıyoruz..


Elektromanyetik tayfın ancak % 1'ini görebildiğimizi ( görünen ışık) biliyor muydunuz?

Hâlâ doğadan daha üstün olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Bir böcekten, bir arıdan, yılandan ya da baykuştan?

Evreni sadece kısıtlı duyularımızla tanımlıyoruz...

**********************************************************************************************************

Hepimiz bir şekilde çevremizdeki sıcaklığı hissedebiliriz. Derimiz bir tür kızılötesi almaç görevi yapar.

Ancak deri hiç de duyarlı bir almaç olmamasının yanı sıra, görüntü de oluşturamaz.

* Kızılötesi ışınımı algılama konusunda çok yetenekli bir hayvan var; Yılan.
Bazı hayvanlar bizim göremediğimiz morötesi dalga boyundaki ışımayı görebiliyor.

Bunlar arasında kuşlar, balıklar, sürüngenler ve az sayıda memeli var.



Morötesi ışık aslında gözler için zararlı. Bu nedenle çoğu memelinin göz mercekleri bu ışığı süzerek ağ tabakasına iletmiyor.

Ancak, bazı küçük kemirgenler bu dalga boyunu algılayabiliyor ve bunu kendi toplulukları içinde iletişimde kullanıyorlar.

Kuşlar ve bazı böcekler morötesini görebildikleri için bunu kendi aralarında görsel iletişimde kullanırlar.

Kuşların dişi ve erkekleri arasında genelde belirgin renk farkları olur.

Ancak, bazı türlerde bunu biz ayırt edemeyiz. Birbirlerinin aynısı gibi görünürler.

Bazı kuşlarda, yalnız morötesi dalga boyunda görülen farklar bulunur.

Aslında, kuşların birbirlerini bizim onları gördüğümüzden farklı gördüğünü söyleyebiliriz.

************************************************************************************************************

Köpekbalıklarının altıncı hisleri olduğu söylenir. Bu aslında bir bakıma doğru.

Köpekbalıkları elektrik alanları algılayabiliyorlar.

Bu da yakınlarındaki başka hayvanları bu yolla hissedebilecekleri anlamına geliyor.

Bazı köpek balıkları, kumun altında saklanmış olan balıkları bu duyuları sayesinde bulabiliyorlar.

Balıkları, kaslarını hareket ettirmede kullandıkları zayıf elektrik sinyalleri ele veriyor.

Köpekbalıkları, bunu yaparken, elektroalmaç (elektroreseptör) denen özel hücrelerden oluşan bir ağı kullanıyorlar.

**********************************************************************************************************

* Bal arıları dakikada 11400 kez kanat çırpar bu da vızıltı sesinin nedenidir.

* Kolibri( sinek kuşları )saniyede 50-80 defa kanat çırpar, bir dakika içinde 40 çiçeği ziyaret edebilirler.

*Saatte 100 km hızla uçarlar.

* Çok enerjik olduklarından her gün ağırlıklarının iki üç katı besin yemek zorundadırlar.

*En hızlı kuş Boğazlı Kırlangıç'tır. Hızı birkaç saniyede saatte 130 km'ye çıkabilir.

Söyleyin şimdi:

Evrende bir nokta kadar bile değilken bu büyüklenme niye?

(Müşerref Özdaş)

18 Nisan 2012 Çarşamba

Fırtınalar

Bugün insanlar tedirgin. Birçok şehri fırtına vurdu.THY birçok seferini iptal etti.Konya'da kum fırtınası çıkmış.Yaklaşık 200 aracın ise kaza yaptığı iddiası var. Afyon'da hızı 100 km'ye varan rüzgar çatıları uçurmuş.İstanbul'un Anadolu yakasında şiddetli rüzgar ve hortum oluşmuş.İnsanlar paniklemiş. Mesut Yar twitter'de diyor ki: .Hiç bu kadar siren sesi duymamıştım son günlerde. Köprüde yol arıyor ambulanslar. Bir şerit açın yahu! 


Hava ve deniz seferleri iptal...GSM hatlarında sorun TV yayınlarında kesilme...Boğaziçi trafiğe kapatılmış...Avrupa - Anadolu geçişinde ise polis ekipleri kontrollü geçiş sağlandığı, köprüde, rüzgarın şiddetine göre geçişlere izin verildiği,sürücülere köprüden geçerken direksiyonu sıkı tutmaları uyarısı yapılmakta...


Geçen hafta Elazığ'daki hortum faciasında da 6 kişi hayatını kaybetmişti.

Birkaç saat içinde ne çok şey oldu.


Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nden Prof. Dr. Ahmet Ercan'a göre bu yalpalanmanın nedeni Dünyanın manyetik alan hızının değişmesiyle yerin çekirdeğinin yalpalanma hızı da artması. Ve devam ediyor:  '' Bu hızının değişmiş olması doğal olayların artışıyla sonuçlanacak. Deprem, tsunami, volkan, hortum, sel, buz erimeleri, taşkınlar, yer kaymaları sayısında olağanüstü artışlar olacak. Örneğin Türkiye’de hiç hortum olmazdı, geçen hafta beş kişi öldü. Selleri sürekli izliyoruz, doğal orman yangınları, kutuplardaki buzul erimelerindeki hızlanma, Kuzey Işıklarının konumundaki değişim hepsi bunun sonucu.'' diyor A.Ercan.


Bu fırtınalar elbette bitecek. Peki, geriye ne  kalacak? Çöl tozlarının sebep olabileceği astım nöbetleri, kazalar sonucu kalıcı sakatlanmalar ya da artık hiçbir zaman böyle bir fırtınaya şahit olamayacak, hiçbir zaman sevdiği bir müziği dinleyemeyecek,sevdiği çiçeği koklayamayacak, sevdiklerini kucaklayamayacak olan ve bu dünyadan, aramızdan bir fırtına nedeniyle sonsuza dek ayrılanlar... ve daha pek çok şey.


Peki ya hayatımızdaki yalpalanmalar? Ya hayatımızdaki ani çıkan fırtınalar? Meteoroloji önceden tahmin edip atmosferik olası  değişimleri ve yaşanabilecek yansımaları konusunda uyarabiliyor ama ya hayatımızdaki fırtınalar?... Öyle bir an gelir ki küçük gerilimler birikerek bir anda enerjisi serbest kalır ve büyük bir patlama, duygusal bir fırtına, geçmişi, tüm sevgileri, aşkları, minneti alıp götüren hortumları yaşarken,  yanı başımızda yaşanırken bulabiliriz kendimizi. Belki küçük belirtileri de olmuştur ancak çok kez gözardı edildiğinden gün gelir ani bir patlama ile darmadağın olur yaşamlarımız. Geriye kalan enkazımızın toplanması da bir o kadar zordur. Elde edilen parçalar birleştirildiğinde öyle çok eksik olduğunu göreceğizdir ki, hiç bir şey bir daha eskisi gibi olamayacaktır ne yazık ki. 


Perşembenin gelişi çarşambadan belli aslında...Yaşama, tam şu ana, sevdiklerinize sıkı sıkı tutunun. Tam bu mevsimde açan erguvanların, leylakların  iç ferahlatıcı renklerini izleyin, koklayın. Yaşamınızdaki güzelliklerin farkına varın ve vardırın. Sıcak çaylarınızla birlikte sevgilerinizi yudumlayın...


M.Özdaş

UÇURUMUN KENARINDAKİ ÇİÇEK........




Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı…
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu. İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı,evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı. Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu. 'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.' Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki! Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. 'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.' 'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?' Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. 'Sevgilim' diye başlıyordu, 'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. 'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.' 'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.' 'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.' ' ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.' 'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.' 'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem,saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilme merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.' 'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.' Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. 'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.' Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.
Bu gerçek aşktı.


Alıntı - M.Özdaş

1 Nisan 2012 Pazar

Sarı saçlı çocuk



Ey çocuk, 
sarı saçlı çocuk
saçının dalgaları ruhumun dalgalarına benzer,
sen benim sahip olamadığım çocuğum mu,
elden kaçırdığım çocukluğum musun?
en olmadık zamanlarda çıkıyorsun karşıma
kimsin sen?
gözlerindeki pırıltı bana cevap mı?
kahkahaların bana ilaç mı?
Sarı saçlı kız, gel tut elimi yine
dön etrafımda
minik düzgün dişlerini
zengin düşlerini göster bana...
oyna benimle yine
sonra unut git...
o anda kalsın her şey
sil hafızandan,
ama çık karşıma yeniden
daha saymayı beceremeyen dilinle bir şeyler söyle,
ve minik parmaklarınla dokun bana.


M.Özdaş 

Unutacaksın bir gün




Unutacaksın bir gün
Sesimi, bakışımı, duruşumu..
Sana sevgimi sunuşumu...

Kaç mevsim geçti üzerimizden,
kaç gelincik açtı, kaç kardelen güneşi gördü
Kaç lale koparıldı nazikçe
Ve uzatıldı bir sevilene?
Hüzün çöker akşamları,
yoksun her zamanki koltuğunda
hüznüm kirpik dibimde,
sancım sol yanımda...
Özlediğim canımda...
Her şeyim tam da,
Bir ellerin yok, sıcak kucağın yok
Bir tek gülüşün yok dünyamda.
Kurabiye kokularını özledim
Benim için pişirdiğin...
Telefonda, ‘’ çok gecikme ‘’ demeni,
Beni pencerede beklemeni...
Şimdi her şeyim tam da
bir tek kokun, gülüşün yok dünyamda...

M.Özdaş
01.04.2012